29 Nisan 2013 Pazartesi

La Théorie de l’information


Yazar: Aurélien Bellanger
Özgün Adı: La Théorie de l’information

Özet:
Bellanger, Fransa’nın  ilk ve en önemli ücretsiz internet servislerinden biri olan “Free”nin sahibi Xavier Niel’in milyarder olma hikayesinden esinlenerek yazdığı bu romanda, çekingen ve “geek” bir genç olan Pascal Ertanger’nin bilişim teknolojisindeki ilerlemeler sayesinde milyarder olma öyküsünü anlatıyor. Paris’in batısındaki Velizy-Villecomblay banliyösünde yaşayan ve pek de sosyal olmayan Pascal, 1980’lerin başında bilişim teknolojisindeki gelişmeleri keşfeder ve Minitel rose sayesinde köşeyi döner. Minitel rose, telefon hatları üzerinden ulaşılabilen yetişkinler için tasarlanmış bir tür internet öncesi bilişim modelidir. Roman, Etranger’nin başarı öyküsünün yanında Fransa’da Minitel ve onu takip eden cep telefonlarının, internetin 1980’lerden sonraki gelişimini ve tüm bunları uzunca bir süre tekelinde bulunduran France Telekom’un hikayesini anlatıyor. Aynı zamanda da genç milyarderlerin elleri arasındaki dünyanın yeni kaderini.

Kritik'ten,
Roman, yazarın kendi deyişiyle modern bir Balzac romanı olarak değerlendirilebilir. Esinini gerçek bir kahramandan, ismini ise Claude Shannon’un geliştirdiği bir teoriden alıyor olması bunun en manidar göstergeleri. Çünkü yazar, tıpkı Balzac gibi, uzun ve mesafeli tasvirlerle yeni bir insan türünü çizmeye çalışıyor. Bu yeni insan, asosyal ve çekingen ancak genç yaşta bilişim teknolojilerinin önemini kavrayıp bunu paraya dönüştürmeyi başaran yeni bir nesli temsil ediyor. Kahramanın ismi Pascal Ertanger, bu isim bile kesinlikle tesadüfi değil. Fransızcada « etranger », « yabancı » anlamına gelmektedir, bir harf değişikliğiyle –belki de bir harf sürçmesi ile- bu yeni insanı kazara yabancı bir tür olarak takdim ediyor bize yazar. Etranger’nin değişen yazgısının yanında 1948 yılında Claude Shannon tarafından yazılan ve yayımlanan bir makalenin telekomünikasyonda nasıl bir devrime yol açtığının hikayesini de anlatıyor roman. Yazarın üslubunu, Houellebecq’e yakın bulanlar, sanıyorum Houellebecq’in soğukkanlı eleştirel dilinin doruk noktası olan « les particules élémentaires » isimli romanından yola çıkıyorlar. Çünkü bu romanda, Houellebecq de yeni bir tür insanı takdim etmişti bizlere, bir şiirle başlayıp oldukça mesafeli bir dil ile anlatısını sürdürerek. Bellanger 32 yaşında. Romanda felsefeden politikaya bilişimden diğer bilimsel konulardan da başarılı bir şekilde laf açıyor. Okur için, özellikle bilimsel meseleleri tartıştığı bölümlerdeki dil biraz yıldırıcı olabilir. Genç sosyal medya patronlarının Fransa’daki maceralarını ve 1948 yılında dünyamızın başına tam olarak ne geldiğini merak edenler için ideal. Bellanger’nin çeşitli eleştirmenlerce Houellebecq’in veliahtı olmaya aday olarak gösterildiğini de ekleyelim.  

Aurélien Bellanger Kimdir?

1980 doğumlu Aurélien Bellanger, felsefe eğitimi aldı ve doktora seviyesindeyken, eğitimini felsefenin yararsız olduğu gerekçesiyle yarıda bıraktı. Bir kütüphanede çalışmaya başladı ve kendini edebiyat çalışmalarına verdi. Birkaç başarısız denemeden sonra « Houellebecq écrivain romantique » isimli denemesi 2010 yılında Léo Scheer Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. « La Théorie de l’information » yazarın ilk romanıdır.

Anne’ye Ayetler ve O’nun Postmortem Alâmetleri

Şair: Lâle Müldür
Yayınevi, YKY, 2012

Lâle Müldür “üçgensiz” şairlerin şiirlerini yazıyor. Kendi çarmıhını kendi kesmiş, kendi taşıyan şairler ve her yazadurduklarında sebepsiz ama köklü bir acının ısrarla yazmanın göğünü karartmasını izleyenler. Karanlığın açılması onların karanlığı kendi içlerine çekmek için sahip oldukları nefesin gücünde saklıdır. O nefes olmadan sözcüklerin tavrından kendi gerçeğini söküp almak olanaklı olamaz. Hiçbir şey “sadece” değildir, birbirine karışan cızırtılı ağıtların kurduğu bambaşka bir Bizansiyya göğü açılır. Bu gök kendini yalnız Müldür’ün ayetlerinde ele veriyor. “Fransa yollarında” “Beni bırakma”... Çünkü Batı’da ne bulunsa, Doğu’da kayboluyor, aranan her şey gibi. Bir girdap var, onu dil kuruyor, bilineni yutuyor, arkasında hep tuhaf bir kedere bulaşmış anlaşılmaz bir mırıltı bırakarak. Bu bir yas hali değil, hayır. Sadece kayıplarımız var, bekleyişlerimiz, şairlerin etlerinden yapılma. Kurtarılması gereken ne varsa, hepsi için mengeneler salıyor dilin içine, deli bir sükunetle bekliyor, mengenelerin sıkıştırıp çıkardığı ne varsa, “var” oluyor, anımsıyoruz onları, dirençli bir kalışın nesneleri olarak. Aklıma doğru bu esinti, ama “yerli” değil, “yurtlu” da.
Zamansız modernlik! Ne yazılmışsa, yazılacak olanın ötesine düşecek, doğası bu değil midir ki zaten, gerçekte, mutlak olmamak, bir mesafe olmak kendiliğinden. Biz ve düşünce arasındaki bu mesafede, dili katediyoruz ya biz, dilin içindeki tuzaklardan sıyrılmanın korkulu olasılığı, adımları, işte bu ayetlerde, Sarayburnu’na çökmüş sıkıntılı bir gecede doğuyor. O adımlar, Müldür’ün adımları. O nasılsa gittiği her yerden, her yoldan, her dilden geri dönüş yolunu buluyor. Yolculuğu huzursuz ediyor bizi.
Çünkü ölüm var, ağıt ölümün ardına düşmüyor, ayetin gölgesi yaşam için çünkü, ölmeyen bir iç yaşamı tutan karlar var sadece. Müldür’ün adımlarına tırmanan dil, o adımını atar atmaz mitolojik kaderini kazanıyor. Selenga’dan Bizans’a, yeşilden turkuaza dek, ya da hep delilikten günahsızlığa, kadim yalnızlığa, ama hep ayet, ayet olarak. Tüm peygamberler içinde yalnız anne isimsiz selamlanıyor, arzulanan isimsizdir ya hani öyle. Annesinin bedenini süsleyen şair olarak, bu modern “nefes”lerde, tam olarak yalnızca şairden esirgenmemiş o günün bilgisiyle, günahsız olmanın bedeli ve sırrını aralıyor. Gündelik nefeslerde adımının gölgesinden şeritler halinde okunabiliyor ancak, modern “nefes”in sahibesi ya da “kraliça”sı yazarken... Açıkça kendini ünlemlerde gizleyen. Bir yastıktan, gıcırdayıp duran bir kapıdan ya da bir akşam vedasından, ah, oyyy, ooooooooo! Bu ünlemlerde dilsiz kalmış bir cemaat gizli yine...
Müldür’ün bu yeni şiir kabilesi, ne mutlu ki bize ölümün ardına düşmüyor, kanlı canlı ünlemli şarkılı bir “hep” ya da “her zaman” gibi, yine göksel bir taşkınlıktan doğup çıkageliyor. İçinde de Lâle Müldür, kırbaçlanarak, kırbaçlayarak, bize doğru...
(Bu tanıtım, Varlık Dergisinin Kasım 2012 sayısında yayımlanmıştır.)

Aşık Kemiği

Yazar: Albertine Sarrazin
Yayınevi: Everest Yayınları, 2012

Albertine Sarrazin, yıllar sonra bir kez daha dilimize kazandırılan ve üç romanından ilki olan “L’astragale” ile kadınların kendi bedenleri ve  yaşamları ile kurdukları ilişkiyi tehdit ediyor.

Sarrazin’in romanlarına konu olan özyaşam öyküsü, 1937 yılında bir bebek olarak geldiği Fransa’da evlat edinilmesi ile başladı. Sonrasında, sevgisiz geçen bir çocukluğu, kendisine yabancı bir aileyi ve çok başarılı olduğu halde onu mutsuz eden okulu bırakıp otostopla Paris’e kaçtı. Artık on altı yaşındaydı, hayatını fahişelik ile kazanıyordu, okuldan kaçarak onu takip eden arkadaşı Emillienne ile bir soyguna karıştı, tutuklandı. Bundan sonraki yaşamının rakipsiz mekanları hapishane, hastane ve saklandığı evler olacaktı.

Hapisten firar ederken aşık kemiğini kırdı ve hayatının kalanında asla eski sağlığına kavuşamadı. Sarrazin kırık bacağı ile sürünerek hapishaneden uzaklaşmaya çalışırken kendisi gibi hapishaneden firar etmiş ve geçimini hırsızlıkla sağlayan Julien ile karşılaştı. Julien ve Albertine’in rastlantısal aşkı, kadın ve erkek arasında doğan koşulsuz bir sözleşmenin güzel bir tezahürü olarak yaşamları boyunca onları birbirlerine bağlı kılacak bir evlilik ile sonuçlandı.

Sarrazin, okul yaşamında da edebiyat ve sanat konusunda başarılı bir öğrenciydi, ancak okulun, ailenin soğuk ve hükmedici varlığının gereksiz bir uzantısı olduğunu erken yaşta kavramış ve 1953 yılında korkusuzca kendisini Paris’e teslim etmişti. Yaşamla kurduğu ilişki de tıpkı Julien ile kurduğu ilişki gibi koşulsuzdu. Bu seçimin Sarrazin’in yazınına yansıması kaçınılmazdı. O da yarı biyografik üç roman yazarak kendi kaçışını, aşkını, köksüzlüğünü ve korkusuzluğunu ölümsüzleştirdi. Türkçe’ye “Aşık Kemiği” * olarak çevrilen ilk romanında, kırık bir aşık kemiğinin dilini konuşuyor Sarrazin. Kemiğin kırıklığı, geleceksizliği, acısı tüm romanı baştan başa bazen yükselen bazen ise alçalan bir paralel metin olarak kat ediyor tüm romanı. Kimi zaman bir kara delik gibi tüm yoksunlukları, esareti, ümitsizliği içine çekerek görünmez olurken, kimi zaman da kanıksanmış acılı bir gerçeklik olarak Sarrazin’in kendisi ile dünya arasındaki yırtılmanın bir tanığı olarak beliriyor.

“Çakılan bir kibrit. Kayan bir yıldız, bir sis lambası. Hayır, tüm patikayı aydınlatan aslında benim bileğimin ateşiydi. Işıktan mızraklar bir süre için döne döne ilerledikten sonra birleşiyor ve harelenen bir ışık çemberi, ışın demeti başımın hemen üzerinden yükselen büyük bir meşale olarak ama bana dokunmadan ağacın gövdesinin içinde sabitleniyordu.” Bu sabit ışık, acının haresi tüm romanı, aşkın bağışladığı “sıcak ve durağan” bir sessizliğin içindeki “yaşayan ve gerçek” anlar ile birlikte aydınlatıyor. Bu ışık altındaki dil de bir o kadar yaşayan ve gerçek bir dil. Tamamen korkusuzca, erkek ya da kadın olarak konumlanmak zorunda hissetmeden yazıyor Sarrazin. Bazen kanlı bazen ise kadınca bir masumiyetle. Firarından sonra hastaneye yatırılana dek bir çocuk odasında ağırlanması da bu nedenle bir tesadüf olamaz. “Çocukluğumda zalimlikten başka bir şey görmemiş benim, ne işim vardı kitaplarıyla, yere dağılmış oyuncaklarıyla, mavi halısı ve gri bir ilkbahar sabahını çerçeveleyen geniş penceresiyle bu sevimli çocuk odasında?” Sarrazin o odada, zulüm gördüğü bir çocukluğun anılarını, kendisini yalnızca geceleri gizlice ziyaret eden Julien’in sevgisi ve odalarını paylaştığı çocukların onun varlığını asla yadırgamayışları ile siliyor belki ya da birkaç sayfa önce yazdığı gibi “yeni bir asır başlıyor” ve ilk asrın ilk zamanları bunlar. Yeni bir yaşam için, bir yaşam boyu beklemek… Sarrazin’in yazdıkları bu bekleyişi taşıyor tam da. Yaşam sonlu ancak beklemek sonsuzdur. Geceyi beklemek, sevgiliyi beklemek, merhamet beklemek… Ya da özgürlük için atılan yasadışı bir adımın, bir kemik kırığına sıkışmış varlığını gerçekleştirmesini beklemek. Yürümek.  Ya da Julien’in dediği gibi “koşmak”… Sarrazin bilerek ya da bilmeyerek, özgürlüğün “hareket”e bağımlılığına dair bir temsil sunuyor bize. Durağanlığın içinde hareket ediyormuşçasına, adım atıyormuşçasına yaşamanın umudunun yalnızca aşkta olduğunu fısıldayarak. Bacağından “tahta” ya da  “mermer” olarak bahseden bir kadının kanlı, kemikli sesinin, Julien ile paylaşılan an söz konusu olduğunda ılıklaşarak, duyarlılaşarak anı uzatmaya yeltenen sesini duymamak mümkün değil. Sarrazin’in dilini yaşayan ve gerçek kılan da işte bu iki halin birbirini yok etmeden iç içe geçmiş varlıkları.

1987 yılından bu yana Jean Hortus tarafından kurulmuş Albertine Sarrazin Edebiyat Ödülü (Prix Albertine Sarrazin)  veriliyor yazarlara. Bu yazarların değerlendirilmesinde kullanılan temel ölçüt ise tüm bu cümlelerden sonra tahmin edeceğiniz gibi, “kendini özgür bir üslupla ifade eden edebi bir şahsiyet” olmak. İlk bakışta oldukça sıradan ve karşılanabilir bir ölçüt gibi görünse de, yazmak ve yaşamak karşıtlığı hakkında ileri sürülen çeşitli görüşleri bertaraf eden bir gücü var bu ölçütün. Yazarın kendi yaşamının edebi-yatı dilin kendini ihtiyaç duymadığı kabuklardan sıyırabilmesinin de gizini taşır, bizi edebiyatın zamanını çalan “kurmacamsı” karakterine boyun eğmekten alıkoyar. Bu, yazmak eyleminin cesaretinin yazarın gecesine hapsolmuş bir cesaret olmaktan da kurtarmak çaresidir. Sarrazin’in 1956 yılında sürrealistlerce kutsanmasının ardında da bu gerekçe olmalıdır ve elbette “rastlantısal aşk”ın zamanı yeniden başlatmaktaki gücüne yaptığı hareli vurgu.

Temmuz 2012, Fındıklı

(Bu tanıtım, Varlık Dergisi, Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.)



<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/5ZGKH0ZT_jg" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

27 Nisan 2013 Cumartesi

D'autres vies que la mienne


Yazar: Emmanuel Carrère
Özgün Adı: D’autres vies que la mienne

Özet:

Roman, 2004 yılında Carrère ve sevgilisi Hélène’in Sri Lanka’da tatildeyken yaşanan tsunami felakatindeki kayıplarla başlıyor. Daha özelde, çiftin Fransız arkadaşlarının kızı Juliette’in ölümü ile. Sonra ölümler birbirine karışıyor ve yazarın sevgilisi Hélène’in aynı isimli kız kardeşi Juliette’in kanserden ölümü ile, ilişkilerin ölümü ile birleşiyor. Roman, tsunamiden bir gece önce çiftin ayrılık hakkında konuşmaları ile başlıyor. Ani ölüme dair düşünceleri, ani ölümün yaşamları nasıl dönüştürdüğüne dair düşünceler ve ani ölümler izliyor. Tsunamideki ani ölümlerin, küçük Juliette’in yıkıcı ölümünün üzerinden 4 ay geçiyor ve bu kez Hélène’in ölümü gerçekleşir. Juliette ilk gençlikten bu yana süren savaşında bir bacağını kaybetmiş olmasına rağmen avukat olmuş, evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş bir kadındır ancak 32 yaşında arkasında üç küçük çocuk bırakarak kansere yenilir. Onun ölümü de anidir ve arkasında bıraktığı yaşamları sonsuza dek değiştirmiştir. Juliette’in yakın bir dostu ve iş arkadaşı olan yargıç Etienne Rigal, Carrère’e Juliette’in önemli bir hukukçu olduğunu ve bir gün onun hikayesini yazması gerektiğini söyler. Carrère bu teklifi kabul eder ve ölümün ertelenmesinin sevgi, cesaret ve netlik gerektiren savaşına dair yazmaya başlar.

Kritik'ten,
« Dalgadan bir gece önce, Hélène ile ayrılmaktan konuştuğumuzu hatırlıyorum. Karmaşık olmayacaktı, birlikte yaşamıyorduk, çocuk sahibi olmamıştık, birbirimizi arkadaş olarak görmeyi bile başarabilecektir, yine de bu oldukça üzücüydü. »

Roman bu sözlerle başlıyor. Birbiri içinde erimemiş ya da asla gerçekten birbirine karışmamış iki hayatın ayrılığının bile hüzün yaratma olasılığı hatta gerçekliği ile. Ertesi gün kıyamet kopuyor ve küçük Juliette tsunamide ölüyor. Henüz kendini gerçekleştirememiş, buna yeterince vakti olmamış küçük Juliette’in ölümü, anne ve babası için kıyametin sonsuz halidir. Arkadaşlarının bu tecrübesine tanıklık eden çift, bu « dış » ölümden biraz daha yakın olanı ile karşılaşırlar. Bu kez başka bir Juliette’dir ölen. Hastalığına rağmen bir yaşam kurmayı başarmış, başarılı bir hukukçu, bir anne olan Juliette. Ölümden söz eden ve ölümün hakikatine dair neredeyse 50 sayfalık bir prolog barındıran bu roman, « yalnızca karamsar » olmaktan uzak. Bilakis, yazar mutluluk ve mutsuzluk arasında bir seçim yapmıyor anlatırken. Sevgi ve kayıp temalarını roman ile sınırlandırılamayacak bir anlatıda işliyor. Çaresizlik, suçluluk duyguları, kumda oynarken sürüklenen ve « yok » olan küçük Juliette’in kaybının gölgesinde büyürken, sevgi ve cesaretin sesi 32 yaşındaki Juliette’in örnek alınası yaşamının sonlanmasında yükseliyor. Çiftin o gün sahile inmeme kararı onları ölümden kurtarıyor, ancak onlar dışında herkesin başına gelen bu kıyamet, çift ile dünya arasındaki mesafeyi kuruyor. Bir tarafta ölümün ani yıkıcılığının tecrübesiyle yaşlanmış yaşamlar diğer yanda ise başkalarının yaşamlarının gölgesinde tecrübeyi anlatanlar, onu düşünenler.

Carrère, bir anlatıcı olarak, başkalarının yaşamına (yıkımına) sadece uzaktan tanık olanlar safhında elbette. Ancak romanda yazarın dilinin katettiği yol her ikisini de içine almakla kalmıyor, her biri içindeki kontrastları da kendine katarak önemli bir anlatıya dönüşüyor. Carrère, insanın başına gelebilecek temel bir olaydan yola çıkarak, okuru belirsiz ve tedirgin edici ama diğer yandan da edebi açıdan keyifli ve kesintisiz bir arayışa çıkarıyor.

Emmanuel Carrère Kimdir?
1957 Paris doğumlu yazar, senarist ve yönetmen CarrèreParis’te Siyaset Bilimi eğitimi aldı. Sovyetolog ve tarihçi Hélène Carrère d'Encausse’ün oğludur. Yazmaya sinema eleştirmeni olarak başladı ve Positif, Télérama gibi yayınlarda sinema eleştirileri yazdı. 1982 yılında ilk kitabı Werner Herzog, 1983 yılında ise ilk romanıL'Amie du jaguaryayımlandı. 1984 tarihli Bravoureisimli romanı ile Flammarion’dan P.O.L. yayınevine transfer oldu. Romanları filmleştirildi, La Moustache (1986) isimli romanınıkendisi senaryolaştırdı ve filmi kendisi yönetti. Sinemaya olan yakınlığı nedeniyle 2010 ve 2012 yıllarında Cannes Film Festivali’nde jüri olarak yer aldı. 2003 yılında da Inter kitap festivalinde jüri başkanı olarak yer aldı. 2011 yılında Limonov(2011) ile Prix Renaudot’u aldı.Limonov, aynı zamanda ciddi bir ticari başarıyı da beraberinde getirdi.
Yazarın aldığı diğer bazı ödüller :
Bravoure, Prix Passion 1984, Prix de la Vocation 1985
Le Détroit de Behring, Grand Prix de la science-fiction 1987, Prix Valery Larbaud 1987
Hors D’atteinte? Prix Kléber Haedens 1988
La Classe de Neige, Prix Femina 1995